Bugun...



İklim Adaleti İçin Tek Yol: Uluslararası Dayanışma

Adana Ekoloji Platformu Sözcüsü Yaşar Gökoğlu, Brezilya’nın Belém kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 30. Taraflar Konferansı’nda (COP30) alınan kararla, 2026 yılında yapılacak bir sonraki iklim zirvesine (COP 31) Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı kesinleştini söyledi.

facebook-paylas
Güncelleme: 29-11-2025 14:40:35 Tarih: 29-11-2025 14:19

İklim Adaleti İçin Tek Yol: Uluslararası Dayanışma

Adana Ekoloji Platformu Sözcüsü Yaşar Gökoğlu, Ekoloji Birliği, İklim Adaleti Koalisyonu, Türkiye Çevre Platformu tarafından hazırlanan ortak metnini paylaştı.

Gökoğlu, Brezilya’nın Belém kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 30. Taraflar Konferansı’nda (COP30) alınan kararla, 2026 yılında yapılacak bir sonraki iklim zirvesine (COP 31) Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı kesinleştini söyledi.

Bu süreçte uluslararası müzakereler ise dünyanın en büyük kömür ihracatçısı olan Avustralya tarafından yürütüleceğine dikkat çeken Gökoğlu, “Devletlerin iklim krizinin etkilerini azaltmak iddiasıyla toplandıkları bu zirveler, uzun süredir bilimsel uyarıları, gezegeninin ekolojik sınırlarını ve halkların iklim adaleti taleplerini öncelemek  yerine karbon piyasaları, sektör temsilcileri ve büyük şirketlerin lobi faaliyetleri tarafından  belirlenen bir hatta ilerliyor. Fosil yakıt şirketlerinin artan etkisi, COP süreçlerini gerçek emisyon azaltımı ve iklim adaleti doğrultusunda bir ilerleme alanı olmaktan çıkararak, giderek daha fazla göz boyamaya yani “yeşil boyama” (greenwashing) niteliği taşıyan bir vitrine dönüştürüyor” dedi.

 

Bu durumun, küresel ölçekte kırılgan toplulukların, kadınların, yerli halkların ve ekosistemlerin maruz

kaldığı yıkımı önlemek için gerekli radikal ve bağlayıcı kararların sürekli ertelenmesine yol açtığını vurgulayan Gökoğlu şunları söyledi;

“Türkiye’nin COP 31 için yapacağı ev sahipliği, mevcut iktidar tarafından küresel iklim krizi karşısında sorumluluk alan bir ülkenin kararlı iradesi olarak sunulmaktadır. Oysa biz, bu adımın gerçekte, ülkenin ağırlaşan iklim karnesini ve fosil yakıt merkezli kalkınma modelini uluslararası arenada meşrulaştırma çabasından ibaret olduğunu açıkça ilan ediyoruz. Kömürden çıkış takvimi açıklamayan nadir ülkelerden biri olan Türkiye, termik santrallerin ömrünü uzatmakta, fosil gaz aramaları yapmakta, yeni kömür sahaları için köyleri, ormanları, sulak alanları ve tarım arazilerini

feda etmektedir. Kritik mineral ve maden arayışları, madenlerin çıkartılması ve ihraç edilmesi için

milyonlarca hektarlık orman, mera ve tarım alanı şirketlerin talanına açılmıştır. Madencilik

faaliyetleri, havanın kirletilmesiyle, yerel halkların ve tüm diğer canlıların yaşadıkları

topraklarından koparılmasıyla, suyun gasp edilmesiyle, su varlıklarının kurutulması ve

zehirlenmesiyle ekolojik yaşamın ve yaban hayatının tamamen tasfiyesiyle sonuçlanmaktadır.

 

Nehirler üzerine kurulan HES’ler, barajlar ve nükleer ısrarı ise doğanın yıkımını hızlandıran

müdahalelerdir. Tüm bu ekolojik yıkım süreçleri, sermayenin kısa vadeli kâr hırsının, halkın

sağlığından ve geleceğinden üstün tutulduğunun net bir göstergesidir. Ekolojik yıkımın bedelini

sel, kuraklık, hava kirliliği ve zorla göç gibi sonuçlar nedeniyle emekçiler, kent yoksulları, tarım

işçileri, köylüler, kadınlar ve yerel halklar öderken fosil yakıt, inşaat, maden ve yeni "yeşil" enerji

şirketleri kârlarını arttırmaktadır. 

 

COP31'in Türkiye'de toplanması, bu derin sınıfsal adaletsizliği örtme ve uluslararası sermaye

akışını çoğaltma hamlesidir. COP 31’e yapılacak olan ev sahipliği, iktidarın iklim sorumluluğunu

değil, yıllardır süren ekolojik yıkım politikaları sonucu biriken iklim suçluluğunu uluslararası

alanda perdeleme çabasını göstermektedir. Bu ev sahipliğinin yereldeki yıkımı görünmez kılan bir

vitrine dönüştürülmesine izin vermeyeceğiz. 

 

COP Süreçlerinin Çıkmazı: Gerçek Çözüm Üretmek Yerine Sorunun Parçası Olmak

 

Küresel iklim krizine karşı COP 21’de kabul edilen ve imzaya açılan Paris Anlaşması’nın

bağlayıcılıktan uzak yapısı, küresel kuzeyin tarihi sorumluluğu ile ekolojik borcunun görmezden

gelinmesi, kayıp-zarar (Loss & Damage) mekanizmalarının göstermelik ve yaptırımsız bırakılması,

ulusal katkı beyanlarına (NDC) dayalı gönüllülük esası, küresel ısınmayı 1,5°C’de tutma hedefine

ulaşmayı imkânsız kılmaktadır. Bu durum, küresel güneyin borç, yoksulluk, afetler ve iklim

kaynaklı yıkımlar karşısında korunmasız bırakılmasına, iklim krizinin yükünün tarihsel olarak en az

sorumluluğu bulunan halkların üzerine yıkılmasına neden olmaktadır. Adaletten uzak olan

uluslararası iklim rejimi, bu yapısıyla eşitsizlikleri yeniden üretmekle kalmamakta aynı zamanda

küresel ölçekte tarihsel sömürgeciliği devam ettirmektedir.  

 

Yerli halkların, çiftçilerin, işçi sendikalarının ve sosyal hareketlerin seslerinin sistematik olarak

kısıtlandığı, eylem ve protestolarının baskılanıp kriminalize edildiği COP zirveleri, fosil yakıt,

nükleer, maden ve enerji şirketlerince yürütülen lobicilik faaliyetlerinin gölgesinde, bu şirketlerin

sponsorluğunda gerçekleşmeye başlamıştır. Salonlar fosil yakıt şirketlerinin stantlarıyla

doldurulurken, müzakere odaları karbon piyasalarının, spekülatif finans mekanizmalarının gizli

anlaşmalarının pazarlık masasına dönüşmüştür. İklim krizini yaratanların, krizi çözme

iddiasındaki zirveleri yönetmesi, sürecin demokratik meşruiyetini sıfırlamakta, güvenilirliği

temelden sarsmaktadır. 

İklim Adaleti İçin Tek Yol: Uluslararası Dayanışma

Kapitalizmin çoklu krizleri giderek daha da derinleşirken, çözümün kaynağını hükümetlerin

masalarında değil; krizi bizzat yaşayan halkların örgütlü gücünde ve sınırlar ötesi dayanışmasında

görüyoruz. İklim krizine karşı etkin bir mücadeleyi devletlerin ve şirketlerin göz boyadıkları

vitrinlerden çıkartıp sokaklara indirmek ve sahici çözümler üretmek için, sadece fosil yakıtlardan

çıkışla sınırlı kalmayan, karbon ticareti pazarlarını ve finansallaştırılmış çözümleri reddeden,

sistemin kendi devamlılığını sağlamak üzere kurmuş olduğu tüm üretim, tüketim, ulaşım,

barınma ve tarım ilişkilerini sorgulayarak kökten değiştirmeye çalışan iklim adaleti mücadelesini

yükseltmeliyiz. 

Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması, sermayenin birikim politikalarına, maden şirketlerine,

orman talanına, nükleer santrallere, enerji projelerine, kıyı gaspına, kömür sahalarına, barajlara

karşı direnen yüz binlerce insanın sesini ve mücadelesini ortaklaştırma sorumluluğunu dünden

daha çok tüm ekoloji, emek ve demokrasi güçlerinin omuzlarına yüklemektedir. Bu durum, bu

yerel direniş hattının uluslararası ölçekte etkili bir yaşam savunusu hattına dönüşmesini mümkün

ve zorunlu kılmaktadır. 

Halkların İklim Zirvesi’ni Birlikte Örgütleyelim

COP31’in açacağı sahnenin, şirketlere değil, halklara ait olmasını sağlamak için büyük bir

mücadele örgütleyeceğimizi ilan ediyoruz!

Tüm halkların iklim, yaşam, adalet mücadelelerini, yeşil kapitalizmin çıkışsız çözümlerine karşı

ekolojik adaleti, emeğin özgürlüğünü ve halkların kendi kaderini tayin hakkını savunan ortak bir

anti-kapitalist hatta buluşturmak üzere bir araya gelme çağrısı yapıyoruz. 

Türkiye’den ve dünyanın dört bir tarafından tüm ekoloji örgütlerini, siyasi partileri, sendikaları,

meslek örgütlerini, yerel direnişleri, gençlik hareketlerini, kadın  örgütlenmelerini, tüm

aktivistleri ve adalet mücadelesi veren herkesi, COP31’e paralel olarak, şirketlere ayrılan lüks

sahnelerin değil, halkların sözlerinin yükselmesini sağlayacak olan Halkların İklim Zirvesi’ni

örgütlemeye, fosil kapitalizme karşı ekolojik geleceği savunmaya davet ediyoruz.”

 







Etiketler :

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER GÜNDEM Haberleri

HABER ARŞİVİ
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI